Hadi Araştıralım

post

CAHİT BERKAY | PAZAR SOHBETLERİ

Bir çok bestesi ve albümü bulunan  Rock Müziğinin efsanelerinden Cahit Berkay ile adıyla özdeşleşen  Moğollar’ı, grubun kuruluşundan bugününü, sinema müziklerinden telif haklarına kadar bir çok konuda çok keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. İyi okumalar…

CAHİT BERKAY ile ilgili görsel sonucu

Müziğe yıllarını adayan biri olarak bu ilginizi ne zaman keşfettiniz? 

Bunun kesin bir cevabı yok. Çocukluğumdan beri ilgim vardı. O yıllar radyoyla başladı. O zamanlar bir evde radyonun olması önemli bir şeydi. Pazar günleri sabahları Ankara Radyosu’nda Muzaffer Sarısözen programları vardı. “Türküler”… O yıllar türkülerin devşirildiği yıllardı. Dolayısıyla sürekli dinler ve yeni türküler duyardım. Bu bir tazelemeydi. Ve beni meraklı tuttu. Çocukluğumda teneke bir trampet hediye gelmişti annem ve babamdan. Ardından bir armonika. İlkokulda mandolin kursu  açılmıştı. Oraya katılmıştım. Bunlar Isparta’da geçiyor. 1959’da İstanbul’a taşındık. Burada tabii ki ortam daha farklıydı. Mahalledeki arkadaşlarımdan gitarı tanıdım. Böyle amatörceydi. Çoçukken profesyonel olarak müzikle ilgileneceğimi hiç düşünmemiştim. Ta ki lise son sınıfa kadar.  

Peki, Moğollar’ın kuruluş hikayesinden bahseder misiniz? 

Ben 1965’te profesyonel oldum. Üç sene Selçuk Alagöz’le çalıştık. Aynı orkestrada Hasan Sel, Engin Yörükoğlu varı. Yaptığımız müzik bizi tatmin etmiyordu. 1967 sonunda Aziz Azmet ve Murat Ses’le tanıştık. Onlar da o zamanlar “Silüetler” diye bir grupta çalışıyorlar. Onlar da bir yenilik arayışındaydılar. Sonuçta arkadaşız. Arkadaş olunca da bir şeyleri paylaşıyorsun. İşte o paylaşımlar sırasında yeni bir grup fikri ortaya çıktı. “Moğollar” ismine gelelim. O zamanlar haşin ve gaddar isimler modaydı. Bu isim de yeterince haşin. Tabii o zamanlar ortalıkta “Apaşlar, Haramiler, Beatles, Rolling Stones” vardı. Biz de o zamanki aklımızla bu adı tercih ettik. Ama şimdi olsa… Sonuçta Moğolistan’la bir alakan yok. Kel alaka bir isim.  

Grubun kuruluş aşamasında böyle bir yere gelebileceğinizi düşündünüz mü? 

Tabii ki her müzisyenin hayalinde tanınmak, meşhur olmak, çok para kazanmak vardır. Çünkü bu sektör böyle. Özellikle şimdiki dönemde. Bizim zamanımızda pek öyle şeyler yoktu. Doğru ve iyi müzik yapmak her şeyden önce geliyordu. Zaten aksi olsa sektöre girme şansın yoktu. Şimdi öyle değil. Şimdi dünyanın en çirkin şarkıcısı olsan bile teknolojiyle düzgün şarkıcı olarak lanse edilebiliyor.  

Çok fazla grup var şu anda… 

Çok güzel bir şey. Çünkü bu kollektif bir durum. Ben bunun keyfini bilen biri olarak söylüyorum. Bence kötü bir şey değil. Keşke tüm Türkiye’ye yayılsa. Bizim zamanımızda semt semt bu durum değişiyordu. Fatih, Beyoğlu, Kadıköy… Tabii çok değildik. Teşvik edici ortamlar da vardı. Mesela Hürriyet Gazetesi’nin  “Altın Mikrofon” yarışması vardı. Her grubun idealiydi o. Şimdiki liselerarası müzik yarışmaları gibi. O zaman öyle bir yarışmaya girdiğin zaman Tüm Türkiye seni tanıyabiliyordu ama şimdi çok öyle değil. Grup dediğin zaman müzik sevdası etrafında toplanan birkaç arkadaşın bunu yaşatması diye de düşünebiliriz. Çünkü müzik insanı saran bir eşy. Dünyanı  doldurabiliyor. Kendine ifade etmende de korkunç bir gücü var.  Dolayısıyla ben kendimi şanslı sayıyorum. İyi ki müzisyen olmuşum. Yıllar geçmesine rağmen hala tek kaygım vardır: Samimi müzik yapmak. Yani rating ya da tiraj kaygısıyla müzik yapmak yerine doğru ve güzel, içinden geldiği gibi müzik yapmak. Keza bu şekilde yaparsan kitlen çoğalıyor ve kalıcı oluyorsun. Ben bugün hala ayaktaysam bu yüzdendir. Amaç güzel müzik yapmak. Kaygı oydu, hala öyle. 

Moğollar grubu bir dönem dağıldı ve siz solo müzik yapmaya başladınız…  

Bizim dağılmamız ülke şartlarındandı. 1976’da Fransa’daydık biz. Bu yıllar Türkiye’nin siyasi anlamda çalkantılı yıllarıydı. Türkiye’de taverna müziği, arabesk müzik öne çıktı. Sinemada porno öne çıktı. Yani Moğollar’ın müzik yapabileceği bir ortam yoktu. O yüzden dağıldık. Aramızda kavga falan yaşanmamıştı. Sadece şartlar bizi bir arada tutamıyordu.  

İlgili resim

Peki, sizi yeniden bir araya getiren neydi? 

Ben 1982’de döndüm. Ardından Engin, Taner… Biz eski arkadaşız. Ortam da müsait. Leman dergisinde Kaan Ertem bir kampanya başlatmış. Moğollar tekrar bir araya gelsin diye. Yaklaşık beş bin imza toplanmış. Tiraj güzel. Tekrar yapalım dedik. Ama benim bir şartım vardı. Eski müzikler ne kadar güzel olsa da çalacağız ama yeni bir şeyler de üretmemiz lazım. Sonra herkes elindekileri döktü ortaya. Baktık bir şeyler var. Böylece tekrar ortaya çıktık. 

1987’de müzik filmleri albümü çıkardınız. Ona nasıl yöneldiniz? 

O zamanlar enstrümental müziğin pazar değeri yoktu. Fakat bir merak oluştu. Ve yapımcılar da buna yatırım yapmak istedi. Öyle bir teklif geldi. Bu şekilde ortaya çıktı.  

Film müziklerini nasıl oluşturuyorsunuz? Yani filmle müzik arasındaki bağlantı… 

Bir kere film müziği yapmak için iyi bir müzisyen olman gerekiyor. Fakat iyi müzisyen de yetmiyor bazen. Çünkü o farklı bir şey. Müzik istenilen sahneye takviye olacak bir güçlendirme yapman gerekiyor. Tabii ki enstrümental anlam bu. Biraz zor bir soru. Sahneyi seyredip ona müzik yapacaksın. Sahnenin türü önemli. Duygusal mı, mutlu mu, dramatik mi? O sahnede seyircinin algıladığı duyguyu daha yoğun hissetmesi adına bir iş yapacaksın. Hissiyastın da güçlü olması gerekiyor. O sahnenin yalandan da olsa seni de etkilemesi gerekiyor. Sinema yalan bir şey zaten. Fakat sen o yalanı gerçekmiş gibi kabul edip notaları peş peşe dizeceksin. Sinemada her şeyden önce ritim önemlidir. Ritim dediğimiz şey hayatın akışıyla ilgili bir şey.  Fakat bu söylediklerim yüzde yüz de değildir. Her şeyin aslında bir ritim yatıyor.  

Sizin için özel bir yeri olan bir film var mı? Bunun yeri ayrı dediğiniz…. 

Klasik bir şey olacak ama mesela “Selvi Boylum Al Yazmalım”. 1976’da yapmışız. Fakat her kuşak izledi bu filmi. Hala da sevilir. Bu herkesin her an karşılaşabileceği bir fırsat değil. Ben onu doğru değerlendirmişim. O anlamda o film benim için çok önemli. Cahit’i Cahit yapan şey odur. Bana çok katkısı oldu. İyi ki o müziğin teklifi bana gelmiş. Onun dışında daha çok var tabii. Yaptığım kalburüstü filmler de oldu tabii. Onların hiçbirinden bir iz yok. Ama bazı filmler var, sahnelerini hep hatırladığım filmler. Genelde de yetmişlerde yaptığım filmler. 

Filmi izledikten sonra mı yapıyorsunuz müziği, ne kadar bir süre geçiyor? 

Önce senaryo okunur. Film çekilir, kaba montajı yapılır sen oturur izlersin. Tabii bu o zamanki durumlar. Şimdi her şey daha hızlı. Yönetmenle beraber filmi izliyorsun, arkada asistan replikleri açıklıyor. Çünkü o zamanlar sessiz çekilirdi filmler. Zaten sen de senaryoyu okumuş oluyorsun. Sonra hangi sahnelere müzik yapacağını belirliyorsun. Ardından liste yapıyorsun. Sahnenin uzunluğu ve değişimleri not alıp yapıyorsun bunları. Ayrıca bunlar için görsel hafıza da şarttı o zamanlar. Dolayısıyla bir yetini de geliştirmiş oluyorsun. Ardından oturup müziğini yapıyorsun. Stüdyoya giriyorsun. Sonra sahne uzunluğuna uyum sağlanıp kayıt alınırdı. Önemli olan o sahneyi müzik olarak hayal etmek. O müziği oraya doğru uyduracaksın.  

Sinemayla ilgisi olmayan, herhangi bir müzisyenin yapabileceği bir şey mi bu? 

Kesinlikle değil. Ben sinemayı çok severim. Ben ortaokuldayken babam bir sinema işletti. Eniştemin Antalya’da sineması vardı. Dolayısıyla sinema bana bedavaydı. Eniştem genç yaşta öldü. Teyzem kiralamaya karar verdi. Babam talip oldu. Babam aslında terzi. Hatta annem de babam da terzi. İşte biz iki sene işlettik orayı. Ben bilet sattım. Makine dairesine film takmayı öğrendim. Ark sistemini öğrendim. Işığın beyaz sahneye aksaması böyle oluşuyor. Makine aksarsa makinist düzeltir falan. 

Sinema dünyasında müziğin etkili biçimde kullanıldığını düşünüyor musunuz? Beğendiğiniz kimler var film müzikleri açısından? 

Tabii ki etkili kullanılıyor. Son zamanlarda sinemaya pek gidemiyorum. İyi müzik, kötü müzik yapanlar da var. Mesela Fahir Atakoğlu var güzel film müziği yapan.  Diziler de çok muhteşem müzik yapanlar da var. Tabii kötüleri de var. Tabii dizileri biraz kapsam dışı bırakmak gerekiyor. Çünkü bir bölümün uzunluğu bir film uzunluğuna denk. Onun müziklerini de bir gecede yapmak zorundalar. Senaryolar süreyi doldurmak için boş sahneler koyuyorlar. Ben kaç senedir dizi izlemem. Çünkü asabım bozuluyor. Çünkü insanı aptal yerine koyuyorlar. Zamanımı oraya harcamıyorum. İtiraf edeyim ondansa arada girip internetten korsan film izliyorum. 

Peki beğendiğiniz dizi müzikleri yok mu? 

İzlemiyorum ki. Mesela Toygar(Işıklı) çok iyi çalışıyor. Birkaç iyi isim daha var ama arada denk geliyorum. Hemen değişiyorum. O kadar uzun bölümde kayda değer bir şey olsa izlenir ama yok. Bir sahne geliyor o ona bakıyor, pencereden denizi gösteriyor, ağaç gösteriyor. Bunlar dolgu sahneleri. O zavallı müzisyen de oturup müzik yapmak zorunda.  Müzisyenin de bir tahammül sınırı var. Bazı şeyler de tekrar etmek zorunda kalıyor. Zaten ben diziyi sevmiyorum. Öyle bir lüksüm yok. Yabancı birkaç dizi izledim, izliyorum hatta.  Mesela “Fargo”. Sonra baktım oyuncular değişmiş. Bıraktım o zaman. Belki de doydum diziye. Ama iyi filme açlığım var. “Ocean” filmini üçüncü kez izledim. Bazen “Baba” filminin birinci ve ikinci filmini tekrar tekrar izliyorum. “Selvi Boylum Al Yazmalım” gibi. Onu insanlar nasıl tekrar tekrar izliyorsa ben de bunları izliyorum. Sinema çok ayrı bir olay. Tamamen evrensel. İyi yapılmış bir işi tekrar izleyince kaçırdığın şeyleri yakalayıp daha derine iniyorsun. Sıkılmıyorsun da…Sinema gerçekten büyü doludur. O büyüye yakalanma güzel bir yakalanma. Doğru ellerde ve doğru araçlarla yapıldığı zaman ortaya mutlaka iyi bir iş çıkıyor. Örneğin Selvi Boylum Al Yazmalım’da Türkan Şorau, Kadir İnanır var. Tamam, ama arkada bir de Ahmet Mekin var. Onu çoğu insan ıskalar. Aytmatov’un hikayesidir. Ama onu sinema diline dönüştüren Ali Özgentürk’tür.  

CAHİT BERKAY ile ilgili görsel sonucu

Bir sinema filminin başarılı olması için müziğinin de aynı paralelde başarılı olması gerekir? 

İyi film kötü müzikle aşağı çekilir. İyi film iyi müzikle yukarı çekilir. Ama kötü bir filmi iyi müzikle yukarı çıkaramazsın. Çünkü orada asıl olan filmdir. Müziğin de görevi o filmin seyirciye aktarmak istediği duyguyu abartmak. Reaksiyonu arttırmak… Çok da abartılı da olmamak gerekiyor. Bu dozun da reçetesi yok. Bunu senin çözmen gerekiyor. Mesela biz pratik yaparak çözdük. Çok film izledik. Deneyerek, yanılarak… O listeyi çıkartıp eve geldiğim zaman kara kara düşündüğümü de hatırlarım. Şimdi öyle değil tabi. Artık izlerken “Buraya bu olur.” diyebiliyorum.  

Bir filmi izlediğinizde “Keşke bunun müziğini ben yapsaydım”, “Bu müzik hiç olmamış.” dediğiniz oldu mu? 

Müziğini yapmak istediğim çok film var tabii. Sanatçının ruhunda kıskançlık vardır. Ama bu centilmen bir kıskançlıktır. Ortada bir kırbaç vardır sizi motive edip gaza getiren.  Zaten “Ben bundan daha iyi yaparım.” demezsen sen hiçbir şey yapamazsın. Bu söyleyiş çelme takıcı değil, küfürcü değil, rencide edici değil aksine motive edendir. O anlamda benim imrendiğim çok film vardır. Hemen hemen hepsi.  O kadar da değil.  

Bazı projelerde telif hakkıyla ilgili birkaç sorun yaşadığınızı biliyoruz, bu konudan biraz bahseder misiniz? 

Ben on iki senedir MESAM yönetim kurulundayım. Yani telif haklarıyla ilgilenen bir kurumdayım. Bu hakları alıp hak sahiplerine dağıtmalıyız. Türkiye’de telif yasası 1996-1997 senesinden itibaren çalışmaya başladı. Tam olmasa bile, şu an bile tam çalışamıyor. Doksanlı yılların sonuna doğru çalışmalara orada başladı. Şu anki yerel televizyonlardan, kafelerden, barlardan, otellerden telif alamıyoruz. Sorunlar var. Şu an yasa var. Uygulama anlamında bir oluşum yok. Telif yasası bundan otuz sene evvelki gibi değil. Haklarımızı alabiliyoruz. Ama yeteri kadar alamıyoruz. Mesela Yunanistan yılda yüz elli milyon topluyor az nüfusuna rağmen. Bizse seksen milyona rağmen elli milyon bile değil. Besteci, söz yazarı, yorumcu ve yapımcı hakları giriyor bunun içine. Şu anki durum pek mutlu değil. Bir ara herkesin telefonunda zil sesi olarak bizim müzikler vardı. Bana gelip “Bak senin şarkın var.”  diyorlardı. Kırmamak için bir şey demiyordum ama içimden “Ulan nereden indirdi bunu?” diyordum.

Yorum Yok

Add your review