Uğur Gürsoy | Pazar Sohbetleri

Başarılı karikatürist Uğur Gürsoy ile ofisinde gerçekleştirdiğimiz bu samimi röportajda karikatüre başlama hikayesini, yazı işleri  müdürü, çizeri ve imtiyaz sahibi olduğu Uykusuz Dergisi’nin kuruluş aşamalarını, sosyal medyanın  Türk mizahına olan etkisini konuştuk. Keyifli okumalar…

Diş hekimliği okumuşsunuz, karikatür nasıl girdi hayatınıza? 

Karikatür, diş hekimliğinden çok önce,  yani başlamam değil ama ilgilenmem daha önceydi.  Çocukluğumdan beri karikatürle ilgileniyordum, mizah dergileri alıyordum çok fazla. Öyle bir hayalim vardı, karikatürcü olmak gibi. Sonra diş hekimliğine doğru gittim, bir süre yaptım da diş hekimliğini mezun olduktan sonra. Sıkıcı gelmeye başladı biraz. Karikatür çizmek istiyordum biraz ona yoğunlaştım. Penguen’le birlikte, karikatüre başladım.

Bırakma süreci ve ailenizin tepkisi nasıl oldu?

Karikatürü meslek olarak seçmeye karar verdiğimde, başladığımda; yirmi yedi, yirmi sekiz yaşlarındaydım. Yani ailemin çok da büyük bir tepkisi olamadı.

Karikatüre çocukluğunuzdan beri ilgi duyduğunuzu söylediniz, ilginizi daha çok çeken, sizi bağlayan çizerler var mıydı?

Çocukken, o zamanın mizah dergilerini alırdık, ben ayırt etmezdim. Baştan sonra kadar okur, hepsini severdim. Eskiden öyle ayırt etme, şunu sevme bunu sevmeme gibi bir durum yoktu zaten, yeni başladı öyle şeyler.

Yiğit Özgür, Umut Sarıkaya, Oky, Memo Tembelçizer ve Ersin Karabut’la beraber Uykusuz’u kurma fikri nasıl çıktı? 

Biz Penguen’de çalışırken Ersin, Umut ve ben aynı odada çalışırdık, genelde Memo da gelirdi. O zamanlar hep geyiği dönerdi bunun kendi dergimiz olsa diye ama kendi dergimiz olacaksa bir amacı olmalıydı. Sonra maceraya atılmak, kendi dergimizi kurmak istedik. Ama riskleri vardı tabi satar mı, satmaz mı bilmiyorduk, risk aldık, çıkardık. Ama yıllar süren bir geyiğin, şakanın gerçeğe dönüşmesi Uykusuz.

 

Peki Uykusuz’da imtiyaz sahibi ve aynı zamanda yazı işleri müdürüsünüz. Bir karikatürist olarak nasıl bir duygu bu?

Hiçbir farkı yok, bana göre. Yani gazetelerde yayın kurulu toplantıları olur sabahları, yazı işleri müdürünün bir fonksiyonu vardır ama Mizah Dergisi’nde böyle değildir. Her çizer ve yazar özgürdür, kimse ne yazdığına ne çizdiğine karışamaz. Bakmazsın bile ne çizdi ne yazdı diye. Bu yüzden bana bir iş yükü ya da hissi yok.

Sosyal medyada sürekli olarak karikatürleriniz ve esprileriniz paylaşılıyor, bunun size veya işinize ne gibi bir etkisi var? 

Sanırım artık insanlar ekrandan görmeyi daha çok seviyorlar. Bayiye gidip dergi almak insanlara zor geliyor, onu görüyorum. Dergi satışları azalıyor biraz ama onun dışında bir etkisi yok.

Peki ülke gündeminde bir olay olduğunda bu anında sosyal medyaya düşüyor, esprilere ve capslere dönüşüyor. Bunun size bir etkisi var mı?

Politik ve anında karikatür çizenlere bir etkisi elbette vardır. Bir olay çıkıyor ve binlerce kişi aynı anda bunun üzerinde espri yapmaya başlıyor, birbirinin benzeri binlerce espri. Bunları görüp bunun dışında bir şey yapman lazım, politik espri yapıyorsan. O curcunaya kapılıp gitmenin bir manası yok.

Peki üretkenliği etkiliyor mu? 

Hayır. Yani şöyle söyleyeyim, o toplu güruhtan, bir espri çıkıyor, ekranda gülüyorsunuz ama bir hafta sonra belki konuyu bile hatırlamıyorsunuz. Mesela şu an bir kitap hazırlığımız var, 2007,2008’den karikatürler var şimdi okurlar hatırlayıp tekrar gülecek. Ama o dönemden bir espri sosyal medyada karşınıza çıksa belki hatırlayıp gülmeyeceksiniz bile. Güruhun içinde yuvarlanıp gitmek biraz da zekâyı düşürüyor, bütün kitle aynı şeyi düşünüyor, bu da yaratıcılığı öldürüyor.

Peki günümüzde yaratıcığa nasıl tutunabiliriz? 

Eski kovboylarda bizon sürüleri vardı tozu dumana katarak gelirlerdi, siz o güruha katılıyorsunuz, eğlenceli çünkü ama orada olayları analiz edebilen, güruha katılmayıp kayanın üstünden bakanlar da oluyor.

Uykusuz sosyal medyaya, popüler olana karşı diyebilir miyiz? 

Hayır. Biz de kullanıyoruz, kapağa koyuyoruz mesela, karşı değiliz. Bunun yararı var mı onu da bilmiyorum. Güzel kapak satışı yükseltmiyor, kötü kapak düşürmüyor. Ancak sosyal medya duyurular konusunda işimize yarıyor. Şu gün burada kitap fuarındayız diye duyurmak dışında başka bir yararını görmedim. Ülkede dergi alan bir kitle var, onlar hiçbir şeyden etkilenmiyor. Hiç konuşulmasan da, çok popüler olsan da o kitle yine aynı oranda almaya devam ediyor. Sadık bir kitleye, akıllı okuyuculara sahibiz. Daha geniş bir kitle olsa onlara uymak zorunda kalacaksın ki onlara yaranabilesin, bunu yapman gerekmiyor.

İyi okuyucular elbette var ancak tepkiler de alıyorsunuz..

Tepki de sosyal medya yüzünden oluyor aslında. Karikatürün ulaşmaması gereken insanlar var. Karikatür bilmeyen, yazı bilmeyen adamın karşısına çıkıyor, altında da beğendim, beğenmedim diye bir seçenek var. Böyle bir seçenek sununca beğenmiyor, altına da küfrediyor. Bize bir etkisi yok gerçi dergi almaz bir şey yapmaz ama sosyal medya işte, mecbur görüyorsun.

Mizahi bir duruşunuz var mı? 

Yok. Yani sabahları toplantılar yapıp ‘Mizahi duruşumuz ne olmalı?’ üzerine konuşmalar yapmıyoruz. Zaten herkes kendi köşesini zor yetiştiriyor, aklımıza ne gelirse onu çiziyoruz.

Uykusuz çizerlerinden Bülent Üstün, Kötü Kedi Şerafettin’i sinemaya uyarladı, sizin de böyle bir planınız var mı Fırat için? 

Bülent’in uzun zamandır planladığı bir şeydi bu, en az altı, yedi yıldır uğraşılıyor. Anima’nın tamamen kendi özverisiyle yaptığı bir şey çalışanlar ekstra mesailerinin sonrasında kendileri yaptılar. Zaten animasyon oldukça pahalı bir şey, bir stüdyoya yaptırmaya çalışsalar çok pahalı olurdu. Zaten Türk animasyonlarının ilgi görmediğini de görmüş olduk. Zaten bunu yapacak bir şirket de yok. Amerikan animasyonları hala ilgi görse bile animasyon bizde çocuğunu alıp sinemaya gitmek olarak görülüyor.

Karakterlerinizin hepsinin çok ciddi birer hayran kitlesi var, sizin bir favoriniz var mı? 

Ben her zaman yan karakterleri daha çok severim. Ana karakterler ortadadır hep ancak yan karakterler uçuktur, kendi ilginç hikayesiyle gelir. Hikayeye yeni bir karakter sokmak zordur, ama her yeni karakter bana heyecanlı geliyor. Devamlı Fırat’a karate öğretmeye çalışan bir tip var mesela, onu çok seviyorum. Böyle ara dere karakterleri daha çok seviyorum.

Yeni karakter sokmak zor dediniz, peki sürekli aynı karakterleri çizmek nasıl? 

Sıkılıyorsun, daha doğrusu sürekli aynı konuya odaklanamıyorsun, yabancılaşıyorsun. Bırakıyorum bazen zaten, altı ay bıraktığım oldu mesela. Bu da bize özgü gerçi, Peanuts’ı biliyorsunuzdur belki içinde Snoopy’nin de bulunduğu bir çizgi karakterler dizisi. Çizeri, Charles Schulz en son karakteri çizdiğinde sanırım 70 yaşının üstündeydi, başladığı yaş da 20. Tüm dünya okuyordu ve adam her gün çiziyordu. Batılılarda ‘Sıkıldım ya’ gibi bir olay yok, bir karakteri çiziyorsa onunla devam ediyordu. Bizde çizerin kendisinden kaynaklanan bir ‘Ömür boyu bunu mu çizeceğiz ya?’ diye bir durum var. Bir de insanlar var, ‘Kaç yaşına geldin hala bunu mu çiziyorsun?’ diyenler. Bırak işi istiyor, aklı başında bir iş bul, diyorlar. Bizde rahat bırakmazlar, sen de kendini rahat bırakmazsın. Konsantrasyon diye bir şey yok. Osmanlı’da Batı’nın bizden en büyük farkı için ‘fikr-i takip’ derler, bulduğu bir fikri hayat boyu takip etmesi. Hiçbir Doğulu bir fikri yıllarca takip edemez, yan yola sapar, fikir şuradan, kendi buradan gider.

Karikatür aslında çok sosyal bir iş, yani siz bir şeyler çiziyorsunuz, bir mizah ortaya koyuyorsunuz, insanlar bunu takip ediyor, yorumlar yapıyor, bunun önemi nedir sizin gözünüzde? 

Çok popüler bir iş aynı zamanda bu hem güzel, hem de insanı köşeye sıkıştırıyor. Güzel, hemen tepki alıyorsun, tiyatro oyuncusu gibi, onlar hemen alkış alır, biz de üç, beş gün sonra dönüş alırız çok güzeldi, şöyleydi karikatür diye. Ama bu kadar popüler olmasının dezavantajları var. Hiçbir zaman daha derin öyküsel, daha alt metni olan öykülere ulaşamıyorsunuz çünkü her hafta bir şeyler çizmek ve ilgiyi yukarda tutmak zorundasınız. Devamlı değişiyor, bir akım başlıyor onunla ilgili çiziyorsun sonra bir anda değişiyor, eskiyor. Eskimeyecek tarzda karikatürler bulmak daha zor. Yetiştirebilmek için daha gündelik şeyler çiziyorsun, daha popüler kültüre hitap ediyor, on sene sonra bir anlamı kalmıyor.

Aslında oturup çizerken, üretirken daha asosyal bir iş gibi, odaklanmak soyutlanmak lazım ancak gündemi takip etmek zorunda oluşunuz ve aldığınız geri dönüşlerle de sosyal bir iş gibi duruyor. 

Her alkış alan işte şöyle bir şey var, bir karikatür çizmeye başladınız, o kadar çok sevdiler ki strese girersiniz, bir dahaki hafta böyle yapamayacağım der köşeye sıkışırsınız. Hep kendinize artık bu hafta beğenmeyecekler, bu hafta olmayacak diyorsunuz. Eskiden ben de çok takardım ama yaşlandıkça bunu takmamaya başlıyoruz.

Yorumları okumaya fırsatınız oluyor mu? 

Eskiden hepsini okurdum, artık okumuyorum. Hani söyleşilerde aynı sorular gelir ya, yorumlar da öyle. Bir süre sonra hep aynı şeyler olur.

Geçmişle karşılaştırıldığında Türk mizahı sizce bugün nasıl? 

Toplumda genel bir tutuculuk var artık. Dindarlık anlamında kullanmıyorum bunu, ilgilendikleri konular hakkında eleştiri kabul etmiyorlar, daha kapalılar. Eskiden bir dergi karikatürünü kabul etmediğinde kapıdan çıkıp bacadan girer, kabul ettirirdin. Artık bir kere beğenilmedi mi tamam diyor, gidiyor, bir daha geri de gelmiyor. Artık uğraşan görmüyorum artık. Ben bunu Twitter’a atayım diyor, iki üç beğeni alınca tamam diyor. Mikrop Dergisi vardı, 80’ler ile 90’lar arasında, çok sert mizah yapan bir dergiydi. Onu şimdi yayınlasan çok tepki alır mesela. Politik şeylerden bahsetmiyorum, çizgi romancılar çok sert şeyler çizerlerdi. Gerçi insanlar artık çizerken bu tepki alır, bu seksist, bu ötekileştirici falan diye kendilerini kontrol ediyorlar, öykünün en lezzetli olması gereken yerler algının bozulması gereken yerlerdir, bir anda şaşırmalısındır ama artık öyle şeyler bulmak zor. İnsanlar tepkilerle yüzleşmekten yoruldular.

 Linç kültürü oluştu diyebilir miyiz? 

İnsanlar artık normalde tepki göstermeyecekleri şeyler sırf başkası tepki gösteriyor diye tepki göstermeye başladı.

Ben bunun mutsuzluktan kaynaklandığını düşünüyorum. Mesela yeni bir ilişkiye başlamışsındır, çok seviyorsundur. O gün uçarak yürürsün yolda, hiçbir şey umurunda olmaz gülümseyerek dolaşırsın. Bunun gibi biraz daha mutlu olsa insanlar, klavyenin başına öfkeyle oturup bir sürü şey yazan çok kişi var. Belki on iki yaşında bir çocuk kim olduğuna dair hiçbir fikrin de yok.

Komedi dizilerinden takip ettikleriniz, sevdikleriniz var mı? 

Var, Louis CK var, stand-up yapıyor aynı zamanda en çok onu izliyorum. Bir diziye başlayıp sezon sezon izlemeye zamanım var ama gücüm yok. Game of Thrones mesela bir ton karakter var başladım, en son bana ne dedim bıraktım. Louis’nin dizisi kısa mesela bağlantılı değil bölümler, izliyorum onu rahat rahat.

Recommended Posts
İletişim

Merak ettiklerinizi bize sorun. En kısa zamanda size dönüş yapacağız.