Ahmet Cemal | Pazar Sohbetleri

Sözcükleri, onları sevmeyi, eğip bükmeyi, kimi zaman en keskin kılıç, kimi zaman en güzel sevgi ifadesi yapmayı öğreten hoca ile, Ahmet Cemal ile yaptık bu hafta Pazar Sohbetlerini. Yalnızca sözcükler üzerine değil hayat üzerine düşünmeyi kafamıza sokan Ahmet Cemal…

Aldığımız haberlere göre derslerden tanıdığı öğrencileri sınava bile sokmayan, sınav ile değerlemenin mantıksızlığına dikkat çeken biri Ahmet Cemal.. Ve ders verdiği yıllarda, yoklama zorunluluğu koymamasına rağmen dersleri hınca hınç olan hoca..

Yazar, şair, çevirmen, öğretim üyesi… Ve şimdide Ahmet Cemal Kültür Atölyesi’nin kurucusu.. Üç raf dolusu kitabı Türk yazınına kazandırdı. Biz de kendisini, atölyesini, akademik hayatını konuşmak için Kadıköy’de, Ahmet Cemal Kültür Atölyesi’nde görüştük. İnanılmaz keyif aldığımız bu mülakatı gerçekleştirdik.

Keyifli okumalar!

Atölyesini incelemek isteyenler için adres : http://www.ahmetcemalkulturatolyesi.com/

  • Akademik hayatınız nasıl başladı?

Ben hukuk fakültesini bitirdikten 10 yıl sonra edebiyat fakültesine davet ettiler çeviri dersi vermek için. 70’lerde iyice karıştı üniversite. Ben de istifa ettim. Avusturya kültür ataşeliğinde yoğunlaştım. Bu sefer Alman filolojisinden çağırdılar. Orada ders vermeye başladım. Orası da karışmaya başladı… Tam o sırada Anadolu Üniversitesi’nden bir hoca beni bir konferansa çağırdı. Anadolu Üniversitesi’ni görünce bir şaşırdım, Türkiye dışında bir üniversite.

  • Bu kadar kültür sanatla iç içe olmanızın sebebi nedir? Okuduğunuz liseye mi borçlusunuz bunu?

Birincisi lise, ikincisi eskiden beri okuma çok fazla. Ondan dolayı.

  • Hukuk gibi bir bölümü bitirdikten sonra çevirmenlik yapmak biraz beklenenin dışında kalıyor, neden böyle bir tercih yaptınız?

Benim zaten hukuk fakültesi okumak gibi bir niyetim yoktu. Ben edebiyata meraklıydım. Ben İstanbul Avusturya lisesinden mezunum, orada rahmetli Mahperet Hanım’ın sayesinde edebiyatı sevdik biz. O zamanlar, ailelerdeki çocuğum doktor olsun mühendis olsun bakışı bizde de vardı biraz. Benim de ailem mimar. Ben mimarlık istemedim, hatta teknik üniversitenin sınavları 2 aşamalı oluyor ben birinci sınava girip ikincisine girmedim ki kazanmayayım diye… İstanbul Üniversitesi’nden de felsefe ve hukukun sınavlarına girdim. O zamanlar her fakülte kendi sınavını yapıyordu. Bir arkadaşımın da ermiş gibi bir babası vardı, dedi ki “Ahmet sen felsefeyi istiyorsan ilerde sen kendin de yapabilirsin.” dedi. O zamanlar da İstanbul Üniversitesi’nde hukukun altın yılları. Çok güçlü hocaları var…

Çevirmenliğe de üniversite öğrenciliğim sırasında başlamıştım, ondan sonra da devam etti zaten. Ailevi durumlardan ötürü biraz aileme de destek sağlamak zorundaydım, noterlerde falan da çevirmenlik yaptım bir zaman. Oradan edebiyat serüveni başladı bir daha da bırakmadım

  • Bir taraftan da yazarlık yapıyorsunuz…

Şimdi, yazarlığım geç başladı benim. Çünkü dünya edebiyatının eserleri arasında dolaştığınız zaman kendi yazdıklarınızı küçümsüyorsunuz. “Ben mi yazar olacağım?” diye. Tabi sonradan anladım ki yanlış bir şey bu, ben de farklı yazıyorum yani…
İlk başladığımda uzun yıllar çeviri önde gitti. Sonra benim yazdıklarımı da beğenmeye başladılar. O zamanlar Cumhuriyet’te köşe yazarı olmuştum oradan kitaplar çıkmaya başladı. Şimdi başa baş…

  • Hayatınızdaki yeri farklı olan, sizin için inanılmaz hikayesi olan bir eser var mı?

Var… Var bir tane. Benim bir kitabımın çevirisi kırk yıl sürdü. Üç yıl önce çıktı.
Benim Avusturya lisesindeki Almanca öğretmenim Avusturya kültür ataşesi oldu Türkiye’nin. Ben de onun kitaplığında çalışmaya başladım basın danışmanı olarak. Orada birçok kitapla tanıştım. O sırada tam tanımadığım Hermann Broch diye bir yazar… Onun pek çok eserini okudum ama bir de başyapıtı var “Vergilius’un Ölümü” diye. Onu okuduktan sonra dedim ki ben bunu çevireceğim. Yalnız dünya edebiyatında Almancadan başka dile çevrilemez diye geçiyor. Gerçi İngilizce ve birkaç dile daha çevrilmiş ama kural olarak çevrilemez diye geçiyor.
500 sayfalık bir kitap. Düz yazı, şiir gibi. Bir de Almancadan Türkçeye çeviride bazen kelimelerin tam olarak karşılıklarını bulamıyorsunuz çünkü yazar kelime türetiyor. Dolayısıyla siz de eş değerli Türkçe kelime türeteceksiniz…

Hiç unutmam, kitabın giriş sayfası 18 satırlık tek cümle. Noktalı virgül ve virgüllerle ayrılmış. Türkçede çok uygun değil tabii bu durum… Çok ünlü bir Türkolog var, bir Osmanlı efendisi gibi Türkçe konuşan birisi. O benim çevirdiğimi duyunca “Kolay gelsin, yalnız biliyorsunuz ilk paragraf Türkçeye çevrilemez olduğu gibi” dedi. Ben de ilk paragrafı çeviremezsem kitabı çevirmem dedim. Başladım kitabı çevirmeye, ilk paragrafla da oynuyorum… O zaman kendisi Almanya’ya dönmüştü. Buradaki Alman Filolojisinden bir arkadaşım gönderelim bakalım dedi. Çünkü olmaz diyordu. Gönderdik… İki hafta falan ses çıkmadı sonra bir yazılı cevap gelmiş “Bundan hiçbir şey olmaz demiyorum, demek ki oluyormuş” diye…

40 yıl boyunca sabahtan akşama kadar uğraşmadım ama yazmak hiç eksik olmadı. Ve onu ben kendi eserim saydım.

  • Çevirmenlikte esas olan birebir aslına sadık kalmak mı?

Tabii ki olabildiğince sadık kalacaksınız ama o sadakatten ne anladığınız önemli. Çünkü kelimeleri aynı çevirmek değil… O kendi dilinde bir eser. Kelime çevirme işi değil yani.

  • Bildiğimiz kadarıyla hayatınızda tiyatro da var, tiyatro ile ilgili neler yapıyorsunuz?

Tiyatroyu eskiden beri çok severim. Türkiye’nin önemli tiyatrocularıyla tanıştım onların turnelerine gittim. Sonra tiyatronun teoriği üzerine okumaya da başladım, eleştirel gözlem yaptım.
İstanbul Şehir Tiyatrolarına bağlı Tiyatro Araştırmaları Laboratuvarı’na hoca olarak çağırdılar beni. Orada çalışmanın çok yararı oldu. Daha sonra oyun çevirdim, kendi yazdığım da var…

Bir gün Eskişehir’deki Konservatuarın müdürü, hiç tanışmıyoruz, bir akşam çaya davet etti beni. Dedi ki önümüzdeki yıl bizde tiyatro tarihi dersi vermeyi düşünür müsünüz? Ben de resmi bir eğitimim yok dedim. O da resmi eğitiminiz olmadığı için istiyorum zaten dedi. Başladık. Ondan sonra devamlı tiyatro dersi vermeye başladım.

  • Bu gün Türkiye’de tiyatronun durumunu nasıl yorumlarsınız?

60’lı 70’li yıllarda İstanbul’da gecede yetmiş, seksen özel tiyatro perde açardı ve gecesinde bilet bulmanız mümkün değildi. Bu gün kaç tiyatronun perde açtığını biliyorsunuz. Bir gerileme oldu…

Şu andaki en büyük eksiğimiz bence; kendi tiyatro yazarımızı yetiştiremiyor oluşumuz. Şimdi tiyatroda şöyle bir gerçek var, Amerikan Tiyatrosu, Fransız Tiyatrosu… Bunlardan bahsederken şöyle bahsediliyor; Amerikan yazarların elinden çıkma eserler Amerikan tiyatrosu, Fransız yazarların elinden çıkma eserler Fransız tiyatrosu. Bizde de tiyatro yazarları var ama Türk Tiyatrosu o anlamda henüz yok. Böyle bir eksiğimiz var.

İkincisi, bütün sanat dallarımız gibi tiyatro da ülkenin günlük gündeminden ve sıhhatinden genelde kopuk. Resim de kopuk heykel de kopuk, hepsi kopuk…

  • Oyunculukta da bir gerileme var ülkede…

O eğitimden kaynaklı. Benim tiyatroya ilgimin başladığı yıllarda konservatuarlarda eğitim veren bölümlerin adı tiyatroydu. Sonra 80’lere doğru sanırım, o bölümlerin adı oyunculuk ana bilim dalı oldu. Böylece tiyatro eşittir oyunculuk oldu, o noktada da bir gerileme başladı.

Bu gün hangi vakıf üniversitesi açılsa ardına bir tane konservatuar bir tane de güzel sanatlar fakültesi açılıyor. Gökten hoca yağıyor herhalde, çok niteliksiz hocalarla ders yapılıyor. Kendi ülkesinin geçmişiyle birlikte bütününü yorumlayamayan adam onu sahneye de getiremez, tuvale de…

  • O zaman sanatın tekrar toplumda büyümesi için yapılması gereken şey sanatın topluma dönük olmasıdır diyorsunuz?

Evet, ama topluma dönük olmak da çok yanlış anlaşıldı. Bir kere şu “bireyci sanat, toplumcu sanat” ayrımı çok saçma… Toplumdan kopuk sanat olamaz ki. Kimi bireysel düzeyde toplumu yansıtır kimi başka düzeyde. Biz batıdan çok kavram alıyoruz ama doğru kullanamıyoruz, kavramlarla bir sorunumuz var yani.

Ben Şehir Tiyatroları Araştırmaları Laboratuvarı’nda başladığımda Gökhan Bey dedi ki, ne yapabiliriz? Ben de kavram çalışmaları başlatalım dedim. Neyi kastediyorsun? Dedi. Öğrenciler ve sanatçılar aynı kavramları kullanıyorlar ama aynı şeyleri kastetmiyorlar dedim. Deneyelim dedi.
O yılın sonunda bu çalışmaları başlatmanın buranın yeniden doğuşu olduğunu söyledi bana. Neticede bizim kavram sorunumuz var, ama her alanda var.

  • Şu anda ülkede yeni yetişen gençlerin üzerinde bir iş sahibi ol, geleceğini kurtar, emekli olunca sanatla kültürle uğraşırsın. Memur ol devlete kapağı at gibi bir baskı var. Bu baskıya maruz kalan sanat yönü kuvvetli arkadaşlar için çözüm nedir?

Devlet için şey vardı eskiden, aileler kızlarına “Aman evladım devlet memuruyla evlen onun ölüsü de dirisi de para eder” derlerdi. Böyle bir görüş var. Çözüm şuradan başlıyor; Türkiye’de okur oranına eğilmek lazım. UNESCO’nun yaptığı araştırmaya göre bizde bir insan hayatında ortalama sekiz kitap okuyor, 10 yıla bir kitap düşüyor yani. Batıyla da gerçek anlamda ayrım burada ortaya çıkıyor zaten. Kitap okuma oranımız çok düşük.
Uzun süre bunun mazeretleri arasında “biz 80 kuşağıyız” dendi. 80 kuşağı tabi ki çok şey gördü ama hiçbir mazeret 35 sene süremez.

1980’de kurulan YAZKO, Yazarlar ve Çevirmenler Yayın Üretim Kooperatifi’nin genel yayın koordinatörüydüm o zamanlar. Oranın kurucusu Mustafa Kemal Ağaoğlu’nun bir sözü vardı “Türkiye’ de en zor şey insanlara üzeri yazılı olan kağıt okutmaktır” derdi. Bu devam ediyor. Biz bile bazen atölyede sorun yaşayabiliyoruz bu konuda. Dolayısıyla birinci sorun okumuyor oluşumuz.

O zamanlar gazetede de yazdım bunu, dünyanın hiçbir yerinde kendisinden önceki bütün ideolojilerin eleştirileri üzerine inşa edilmiş bir ideoloji cahillik barındıramaz. Bizde herkes Marksizm’den başlıyor işe. “Dur ben bir Kapitali okuyayım” gibi… Almanya’da bir profesör sormuştu bana “Sizde gençler neden direkt kapitali okumaya girişiyor?” diye. Adama diyemedim ki bizimkiler dahi olmuş.

Şu anda bunu yüksek sesle söylemekten korkmuyorum, dünyadaki en cahil sola sahip ülke Türkiye. Bunu bir kere yüksek sesle konuşsak çaresi bulunacak da… Olmuyor. Trajik bir durum bu tabii, solu olmayan demokrasi olmaz.

  • Bir işletmeci gözüyle baktığımda merak ediyorum, bu atölyenin bir gelir modeli var mı?

Burası imece modeli kuruldu. Buranın ihtiyacı hesaplandı kişi başına bölündü…

  • Atölyede kaç çeşit ders veriyorsunuz?

Yazı ve Yorum, Görsel Kültürün Kökenleri, İletişim ve Sanat, Bilim Kültürü Tarihi, Kültür Tarihi, Marksizm ve Aydınlanma, Psikanalitik Edebiyat Okumaları ve Dramatoloji dersleri var.

  • Burayı açarken ki amaç neydi?

Şimdi hep şunu savunmuşumdur, eğer bir yerde güzel sanatlar fakültesi varsa bunun bir hazırlık sınıfı da olması gerekir diye düşünürüm. Tiyatro varsa mutlaka bir hazırlık sınıfı da olması lazım. Çünkü bizde liselerdeki eğitim, güzel sanatlar için özellikle, yetersiz. Bizim amacımız öğrencinin yönelimi ne olursa olsun, ister edebiyat ister tiyatro, ister işletme ekonomi… Ortak bir temel oluşturmak. Bu temelin de kökeni şudur; 2015 yılında yaşıyoruz, okuyan ve düşünen bir insan neler hakkında bilgi sahibi olmalı? Biz bu sorunun yarattığı boşluğu doldurmaya çalışıyoruz.

Bir örnek vereyim Almanya’da altı tane tiyatro akademisi var. Bunlardan oyunculuk da öğrenebiliyorsunuz yönetmenlik de öğrenebiliyorsunuz. Bunlar tiyatro insanı yetiştiriyor. Dört yıllık çok önemli bir eğitim. Buradan mezun olduğunuz zaman kapışılıyorsunuz zaten. Sahnelenecek her oyunu önce buradan mezun insanlar inceliyor. Tiyatronun geneli açısından değerlendiriliyor. Bizde yok böyle bir şey.

  • Ahmet Cemal Kültür Atölyesinin geleceğini nasıl yorumlarsınız, 5 yıl içinde burayı nerede görüyorsunuz?

Buranın geleceğini çok parlak görüyorum. İyi şeyler olacak gibi ama hiç öğrenci sayımızı çoğaltmak gibi bir niyetimiz yok çünkü az sayıda yapabiliyoruz.

Recommended Posts
İletişim

Merak ettiklerinizi bize sorun. En kısa zamanda size dönüş yapacağız.