Ahmet Savaş Özpınar | Pazar Sohbetleri

Bu hafta Pazar Sohbetleri için tecrübeli metin yazarı ve radyo programcısı  Ahmet Savaş Özpınar ile buluştuk.  Röportajda edebiyat, medya ve hayat üzerine fikirlerini bizlerle paylaşan Ahmet Savaş Özpınar’ı keyifle okumanızı  dileriz.

pazar-sohbetleri

-Savaş Bey, bize hikayenizi anlatır mısınız?

Benim hikayemin detayları çok uzun, ana hatlarıyla anlatmaya çalışayım. Tüm insan hikayelerinin temel inşası aslında çocuklukta başlıyor, çünkü her insanın anavatanı çocukluğudur. Ben 1969’da doğdum; sene 1974, ilkokul birinci sınıftayım. Okumayı söken çocuklara o yıllarda bir tane kırmızı kurdele takılırdı öğretmen de bir tane hediye verirdi. Ben okumayı sınıfta sondan ikinci çocuk olarak söktüm. Ama sonra bir şey oldu, ben okumayı çok ama çok sevdim. Okuma yarışmalarında belli bir süre içinde en çok kelimeyi okuyan ben olurdum. Annem okuma yazma bilmeyen bir kadın, okumayı söktüğüm gün beni mahallemizin kitapçısına götürdü ve “Bu çocuk ne zaman kitap almaya gelse okuyacağı en güzel kitapları vereceksin.” dedi. Nitekim kitaplığımda hâlâ durur, annemin aldığı ilk kitap Fakir Baykurt’un “Topal Arkadaş” adlı bir kitabı. Hayatımda çok önemli bir etkisi vardır bu yılların.

Her şey böyle başladı ve ben deli gibi kitap okumaya başladım. Ama gerçekten de deli gibi… Şu an kişisel kitaplığım yaklaşık 1800 kitaptan oluşuyor. Hepsi para verilerek alınmış orijinal kitaplardır korsan almam. Arada sadece hediyeler vardır. Okumanın gücünü keşfetmiştim ama bu arada tiyatral bir yeteneğim olduğunu da keşfettim. O yıllardaki kitaplarımdan biri de Karagöz–Hacivat kitabıydı. Annemin dolabından aşırdığım bir beyaz perdeyi karanlıkta gerip kendi çizdiğim Karagöz ve Hacivat figürlerini uçurtma çıtasıyla raptiyeleyip arkasından ışık verir ve odamda Karagöz-Hacivat oyunlarını mahalledeki arkadaşlarıma sunardım, bundan para da kazandım. Bu sıralar ilkokul üçüncü sınıftayım. Bu fark edilme hissi insanı bir şeyler yapmaya yöneltiyor.

Sonraları çizgi yeteneğim ağır bastı. Karatahtanın üzerindeki Atatürk portresine bakarak çizdiğim resmi öğretmenler çok beğendiler ve alıp müdürün odasına astılar. Cuma günleri Gırgır dergisi çıkıyordu. Paramı biriktirir gider hemen alırdım. Resim defterinin içindeki kopya kağıdını alıp dergideki karikatürleri taklit ederdim. On iki yaşımdayken çizdiğim karikatürleri dosyaya koydum, ailemden habersiz vapura atladım ve Cağaloğlu’ndaki o zamanın Günaydın Gazetesi’ne gittim. O zamanlar Günaydın Gazetesi, Saklambaç, Gırgır, Fırt orada çıkıyor. Girdim içeri, dev gibi adamlar; ben böyle cücük gibi kaldım aralarında zaten. Ve bunu hep söylerim, o zamanlar Sovyetler birliği daha dağılmamış devasa bir ülke, yeryüzünün en çok satan mizah dergisi Sovyetler Birliği’nde yayınlanıyor. Ardından en çok satan ikinci dergi ise Türkiye’de yayınlanıyor: Gırgır. O zamanlar gençlerin nelere ilgi duyduğunun, mizahın ne denli çok okunduğunun Türkiye’de en büyük göstergesidir bu. Girdim içeri. Oğuz Aral, huysuz ihtiyar namıyla ünlüdür zaten. Sürekli sigara dumanı tepesinde, millete çatıyor falan… Beni gördü, minicik bir çocuk, kilitlendi kaldı adam, ben ışığa yakalanmış tavşan gibi kalmışım. Nasıl bir cesaretse artık elimdeki dosyayı verdim, birkaç hafta sonra ilk karikatürümü satın aldı. Bir kağıda rakam yazar altına parafını atar git telifini al derdi. İlk telifimi verdiği günü hatırlıyorum, kağıtta yazan bir tane karikatürün telif ücreti babamdan üç-dört ay harçlık almamamı sağladı. Ve ben her hafta bir karikatür satmaya başladım. Böylelikle ben bir şeye karar verdim. Galiba benim mesleğim bu olmalıydı.

12310549_10153752903455789_226122099297822071_n

Hayat devam etti, ortaokula geçtim. Tabi ergenlik çağı ve karşı cinse ilgi arttı. Bu benim zihnimi ve ruhumu tetikleyen bir dönem oldu. Çünkü bir erkeğin hayatında yaşı kaç olursa olsun karşı cinsin ilgisini çekme isteği onun bazı yeteneklerini ön plana çıkartmasını ve keskinleştirmesini sağlar. Ortaokulda bir karikatür dergisi çıkardım, fotokopi yöntemiyle. Onu da ortaokulda aşk duyduğum kıza kendimi fark ettirmek için yaptım biraz da. Hatta beden dersini çok sevmeme rağmen ne yapıp ettim anneme rapor aldırdım ve beden derslerine girmemeye başladım. Çünkü o da beden derslerine girmiyordu, astımlıydı. İşte bütün bunlar seni besliyor ve bir süre sonra yazdıklarına çizdiklerine yön vermeye başlıyor. Sonra lise çağı geldi, lise çağında da aynı tempo devam etti. Bir taraftan karikatür çiziyorum ama profesyonelleşmek istemiyorum, işin amatör kısmını hep daha çok seviyorum. Yavaş yavaş karikatür böylece hayatımdan çıkmaya başladı. Okuldan mezun olduktan sonra teknik ressamlık yapmaya başladım. Çok güzel para kazanmaya başladım ama mutsuzum. Doğalgaz ülkeye yeni girmiş o projeleri çizebilecek elemanlar henüz çok az, para getiriyor ama teknik ressamlık benim işim değil dedim. Bütün bunlar olurken arkadaşlarımdan biri benim adıma hayatımı çok değiştirecek bir şey yaptı. Gazetedeki bir reklamda haber spikerleri aranıyor ilanına benim adıma başvurdu, bir dene dedi, İlan cebimde, karar verdim ve gittim.

Sene 1993 civarı, yerel radyolar daha yeni yeni başlıyor. Bağcılar’da, evlerin bile tek tük olduğu bir yerde, bir iş hanının en üst katında derme çatma, tavanı akmış falan bir yer… Radyonun adı Radyo Arena, arkadaş beni kandırıyor Uğur Dündar’ın radyosu diye, şaka elbette. Radyonun sahibi bir muhasebeci ve aynı zamanda su istasyonu sahibiydi. Oturduk sohbet ettik, haberi boş ver, sen bana radyo programı yap dedi. Yapamam dedim, yaparsın dedi. Yaptım. Balmumcu da çalışıyordum. İki akşamda bir Bağcılar’a gidiyorum, saatler yirmi dördü gösterdiğinde programa başlıyorum üçte bitiriyorum, orada yatıyor ve sabah da tekrar işe gidiyorum. Ama bu arada çok güzel bir şey oldu ve program tahminimden daha çok dinlenmeye başladı. Ben de radyoculuğu çok sevdim ve Bakırköy’de daha geniş bir alana yayın yapan Radyo Vatan diye bir radyoda program yapmaya başladım.
Bu arada ilk evliliğini yapmıştım ama erken bir ilk evlilikti, anlaşamadık ve ayrıldık. Sadece kitaplarımı ve bir parça eşyamı alarak annemin evine sığındım. Sığınma yerim hep annemin yanı olmuştur. Benim hayatımda annemin çok güçlü bir etkisi var. Dedem de baskın bir karakter ama annem de aynen öyle. Dedem adı “Ahmet” olacak diyor annem “Savaş” olacak diyor ve adım “Ahmet Savaş” oluyor. Ve Savaş adının bana verdiği desteği ömrüm boyunca taşıdım. Çok savaşçı biriyim. Bu güne kadar iki tane büyük hastalık geçirdim ve ikisini de yendim. Defalarca dibi gördüm hayatta. Büyük paralar kazandım, kaybettim ama hiç pes etmedim. Hayata mutlulukla bakmayı hiç bırakmadım. Boşandıktan sonra teknik ressamlığa başladım ama mutlu değilim elbette. Çünkü bana göre dünyadaki en mutlu insan âşık olduğu eşini ve işini bulmuş insandır. Teknik ressamlık benim âşık olduğum iş değil, sadece ekmeğimi kazandığım iş… O sırada yine hayatımın dönüm noktalarından birisi gerçekleşti. Radyoda bir ilan duydum. İstanbul’daki o dönemin en güçlü radyolarından biri olan İstanbul FM 106 programcılar arıyor. Başvuracağım dedim ama başvurumu da hazırlıklı yaptım. Gittim radyoya, prodüksiyondaki arkadaş geçin mikrofona dedi. Önce siz bu kaseti alın, fon müziğim dedim. Sonra konuşmaya başladım, üç dakikalık bir kayıt doldurdum. Yaklaşık yüz elli kişi başvurmuş, sadece iki kişi aldılar o dönem, biri bendim. Orada profesyonel radyo programcılığına adım attım. Kardeş radyo Radyo 34’te bir süre program yaptıktan sonra beni İstanbul FM’in gece programlarına koydular. Hayatımın kırılma noktalarından birisi yine iki sene sonra gerçekleşti ve ben İstanbul FM’den Radyo 7’ye geçtim. Bambaşka bir dünyaydı benim için. Dünya görüşümüzün bazı yerlerde ayrıştığı oldu ama bana hep profesyonel gözle bakan insanlar vardı. Oradaki çocukların birçoğu imam hatip kökenliydi. Ellerindeki imkanlarla, yapabileceklerinin en iyisini üretmeye çalışıyorlardı. Dışarıdan aralarına aldıkları ilk profesyonel radyocu ben sayılırdım. Ama sonra öyle bir şey oldu ki, gerçekten önemli atılımlar sonucu radyo bir anda büyümeye, her kesim tarafından daha da çok dinlenmeye başladı. Jingle’larını yazdım, fragmanlarını yazdım, prodüksiyon odasına gidip yeni bir şeyler ürettik. Sonra benden başka arkadaşlar da daha istediler. Çok sevdiğim bir kardeşimdir, Kahraman Tazeoğlu’nu aldık radyoya, Uğurşen Bayrak’ı aldık. Derken radyo bir sene içerisinde İlk 10’lara kadar tırmandı. Ben radyoculuğu en güzel yıllarında yaptım. Radyoculuğu bir tek şey bitirebilirdi: İnternet… Çünkü insanlar sessiz gecelerinde dinleyecek, kendilerine yarenlik edecek bir sesi duymaktan hoşlanıyorlardı. Ama sosyal medya yaygınlaştıktan sonra radyo tüm büyüsünü giderek yitirmeye başladı.

Ben çok doğru bir zamanda radyoculuğa noktayı koydum, 2001 yılında. İkinci kitabım çıkmıştı o dönemlerde. İlk kitabım 1998’de çıktı, “Aşk ve Cinayet Koleksiyonu” İkincisi 2000’de çıktı “Vazgeçmenin Bilge Soytarısı” Çizerlik, radyo programcılığı, arkasından yazarlık… Ama bunların hepsi birbirini besleyen şeyler. Bu dönemlerde metinlerini yazdığım tek kişilik anlatıyla üniversitelere gidiyordum. Ve bunlar benim yapmayı istediğim yegâne şeyleri oluşturdu. Yaptığınız her şey sizi bir tarafa doğru evriltiyor, hiçbir şey boşa gitmiyor. Sonra, ahir ömrümün sonsuza kadar en büyük aşkı olarak kalacak kişiye âşık oldum ve radyoculuğu bıraktım.

Radyoculuğu bırakınca Cağaloğlu’na geçtim. Cağaloğlu o dönemler kitap piyasasının kalbiydi. Ben oraya önce tashihçi olarak başladım. Sonra editörlüğe geçtim, ardından da yayın yönetmenliği yaptım. Sonra televizyonculuk teklifi geldi. Ben hep çok sevdiğim işleri yaparak para kazandım, para kazanmak için çalışmadım. Yeni bir televizyon kuruluyordu muhafazakâr camia içerisinde. Benim kimliğimi biliyorlar. Ben Atatürk ve cumhuriyete bütün samimiyetiyle bağlı, Tanrı’yı hiçbir zaman reddetmeyen ve bütün inançlara saygı gösteren bir adamım. Yeni Şafak gazetesinin televizyonu TVNet kuruldu. Ben oranın kurumsal metin yazarlığını yapmaya başladım. Bu arada da Kayıp Tarih adıyla yarı belgesel bir programı yapıyordum. Ama sevemedim televizyonculuğu. Çünkü radyo mikrofonu gibi sıcak ve samimi değildi. Bir süre sonra televizyonculuğu da bıraktım. Ne yapacağım ne edeceğim derken bir iş teklifi geldi. Çekmeköy Belediyesi yeni kurulmuş, basın danışmanlığı teklif edildi. Üç buçuk yıl sürdü, siyaset ve atmosferini sevemedim, istifa ettim. Uzun bir tatil yaptım, döndüm geldim. Sosyal medya yükselişteydi, Türkiye’nin ilk beşteki sosyal medya ajanslarından biri olan Dekatlon’da proje yöneticisi ve senior metin yazarlığı yapmaya başladım. Bir süre de o mesleği yaptım ama o da olmadı, sevemedim o dünyayı da. Arayışım devam etti. İnsanoğlunun bütün yaşamı zaten öldüğü güne kadar sürecek bir arayıştan ibarettir. Bir buçuk yıl evvel kararımı verdim. Hayatta beni en çok mutlu eden şeye geri dönmeye karar verdim ve kitaplara geri döndüm. Kitapların kokusu bile bambaşka. Ahmet Savaş bundan iki sene sonra nasipse emekli ama sadece fiilen. Kararımı çoktan verdiğim üzere, büyük ihtimalle bu şehirden de gidiyorum. Çünkü beni bu şehre bağlayan iki şey kaldı; birisi Karacaahmet’te yatan annemin mezarı diğeri de Fenerbahçe… Bundan sonra sağlık ve ömür bahşedilirse, sadece çocuk kitapları yazıp resimleyeceğim. Hayatımın nihai hedefi de Ahmet Savaş Özpınar isminin senaryo kısmında yazdığı bir film. Şu an yazılmış dört tane senaryom var. Bir tanesi sekiz yıldır yazımını sürdürdüğüm, insanların bir seyrettiğinde “Aferin Ahmet Savaş, çok güzel olmuş.” diyeceklerini hayal ettiğim o senaryo.

 

12009785_10153631632700789_1370491533388400464_n

-Bir röportajda kendinizden “Nefy-i Ebedi” olarak bahsetmişsiniz. Nedir bu?

“Sonsuz Sürgün” demektir. Bu birçok şeyi bir arada barındırıyor. Çerkes kökenli oluşumla da ilgili biraz. Çerkesler bundan yüz elli yıl önce vatanlarından sürgün edildi. Bir diğer sebebi de benim sert mizaçlı bir adam oluşum. Bana uymayan şeylere bir yere kadar katlanabiliyorum. Toplumla çok barışık, her şeyle ve herkesle çok barışık insanlar benim tabirimle özür dilerim ama tavşan bokuna benzerler. Ne kokar ne bulaşırlar yani. İnsanda biraz terslik, herkesin çeşitli nedenlerle boyun eğdiği zorlamalara karşı duruş olmalı. Evet, ben bu yüzden çok sevdiğim şeyleri kaybettim belki ama iki büklüm bir ihtiyar olduğumda bile bu sürgünü devam ettireceğim. İnsanların hakkımda söyledikleri, söyleyebilecekleri hiç önemli değil; çünkü aynada yüzümü her gördüğümde, bu tercihlerim nedeniyle kendimle hep gurur duymak istiyorum. Beni bu halimle seven insanları seviyorum.

Radyo Programlarınızı yaparken esin kaynağınız neydi?

Aşk çok önemli ama deliler de benim hayatımda en az aşk kadar çok önemli bir hayat öğretmeni. Ben Paris Mahallesi diye adlandırılan bir semtte doğdum. Bir gecekondu mahallesidir. Sosyeteyle arasında bir sokak vardır ve insanları hayatı yaşama keyfinde onlardan aşağı kalmadığı için adı Paris Mahallesi’dir. Oranın meşhur delileri vardır, kitaplarımda da anlatırım. Mesela Selahattin vardı. Babamın çay ocağına gelir, elektrik saatinden kol saatini ayarlar ve giderdi. Böyle insanlar bana ilham veriyor. Bunlardan bir tanesine de Topkapı’da denk geldim. Bakırköy tarafından geliyorum, bir belediye otobüsündeyim, göz gözü görmeyen acayip bir sağanak yağmur başladı. Tam refüjün ortasında saçı sakalı birbirine karışmış bir mekânsız sokak adamı var. Adam önce üstündeki gömleği, sonra fanilayı çıkardı. Ben eyvah dedim, kadınlar falan gözlerini çevirdi. Adam ceketinin cebinden beyaz bir şey çıkardı ve yağmurda kafasını sabunlamaya başladı ama nasıl da müthiş bir keyifle, türkü söyleyerek. Çevrede insanlar kaçarken yağmurdan, o aradığına kavuşmuş. Çünkü bazılarının kaçtığı, bazılarının beklediği şeydir. Şairin “Hayat kısa, kuşlar uçuyor.” Dizesindeki hayatı kavramış, kuşların sırtlarından dünyayı indirdikleri için özgürce uçtuklarını çoktan beridir bilen ruhları seviyorum.

İş dünyasında tecrübeli biri olarak, geleceğin mesleği konusunda ne dersiniz?

Geleceğin mesleği “hikayecilik”tir. Özgün bir hikaye bulan insan, o hikayeyi ilgilendiği sektör ne olursa olsun satmayı başarırsa büyük paralar kazanır. Bana gelince; ben yaklaşık otuz yıldır içinde olduğum medya dünyasında “İbret-i Adem” bir adamım, bu kadar çok yerde çalışıp da meşhur olamamış biri olarak. Ama bunu ben istemedim. Çünkü ünlü olursanız, kazandığınız parayı rahat ve huzurla yiyemiyorsunuz, bedelini şöhretten çok daha fazlasıyla ödüyorsunuz. Ben bunu istemiyorum. Yaşadığım hayat yeter bana. Çok para değil parayı nasıl kullandığınız önemli. Ve son söz olarak şunu derim; hayatınızda o aşk yoksa, dünyanın en zengini de olsanız zaten yoksulun tekisiniz demektir.

20151219234328

Röportaj: Ayşenur Ercan, Gülşah Akıncı, İrem Şeren, Talha Çavuşoğlu

Recommended Posts
İletişim

Merak ettiklerinizi bize sorun. En kısa zamanda size dönüş yapacağız.