Ezel Akay Röportajı | Pazar Sohbetleri

Türkiye’nin en değerli yönetmenlerinden birisi, farklı insan Ezel Akay bu hafta Pazar Sohbetleri’nde bizimle oldu.

Her yaptığı işte kaliteyi arayan, kaliteli işleri hep destekleyen Ezel Akay ile söyleşimizi keyifle okumanızı dileriz..

 

  • Eğitim hayatınıza Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nde başladınız. Mühendislik yerine tiyatro eğitimi alma düşünceniz olmadı mı?

Öncelikle tiyatro eğitimi almak çok popüler ve kolay bir şey değildi. Ben Bursa Erkek Lisesi’nden mezun olduğum zaman tiyatro eğitimi veren okullar çok fazla yoktu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde vardı bir de Ankara Devlet Konservatuarı vardı. Ayrıca tiyatroya karşı hiçbir merakım yoktu. Hiç aklıma gelmemişti. Ben yazma, çizme, okuma, müzik gibi uğraşlarla ilgileniyordum. Fakat derslerim de çok iyiydi. Çok ders çalışmadan dersleri iyi olan bir öğrenciydim. Ayrıca hakikaten mühendis olmak istiyordum. Problem çözücü, yaratıcı, icat eden bir meslek olarak görüyordum mühendisliği. Tabii ki bu yanlış değil ama benim gittiğim okulda eğitim gerçekten teorikti.Bir mühendisin başka bir mühendise benzediği en önemli özellikler problem çözmesi ve fikir üretebilmesidir. Ama bunu kazanmakla beraber icat etmeye, üretmeye yönelik iş alanlarında değil de şirketlerde yöneticilik pozisyonunda çalışma zorunluluğu vardı. Mühendislik yapan çok az kişi vardı bizim mezun olduğumuz zaman. Bu açıdan beni tatmin etmedi. Türkiye’deki mühendislik eğitiminde icat etmeye yönelik bir imkan yok. Problem çözme açısından beni tatmin etse de yaratıcılık kısmı beni tatmin etmediği için hazırlık yılı sonunda farklı birçok kulübe üye olmuştum. Ama bitirdim mühendisliği.

  • Daha sonra Amerika’da tiyatro eğitim aldınız. Peki, sizi buraya yönlendiren içinizdeki üretme isteği mi?

Tabii ki insan sürekli üretme isteği ile dolu olabilir. Bazı insanlar maymun iştahlı olabilir. Benim çocukluğumdan gelen bir üretme isteğim var. İnsanlar yaptığım işleri arka arkaya sıraladığında çok garip geliyor ama hepimiz bu kadar kalabalığız, hepimiz bu kadar çok yönlüyüz. Aslında insanın yaratıcılık potansiyeli fazla keşfedilmemiş bir olgu maalesef. Benim için bu potansiyelin önü açıldı biraz da… Mesela ben 12 yaşımdan beri yemek yaparım. Annemin 4 kişiye bakması gerekiyordu bu yüzden anneme yardım etmeyi bir gelenek haline getirmiştik.

  • Sizin verdiğiniz örneklere baktığımızda yaratıcı insan her alanda mı üretmelidir?

Aslında her insan, doğumdan ölüme kadar üretmelidir. Hayatın ve birlikte yaşamanın manası üretmektir. Hiçbir şey üretmeden bu dünyadan gitmek ahlaki ve iyi bir şey değil. Ya da bir şeyin üretimine yardımcı olacaksın ki hayatını idame ettiresin. Yaptığımız üretim aynı zamanda bir ayna. Üretmek aslında insanlar arasında etkileşime yol açan bir eylem. İster fikir ister yiyecek üretelim, bunlar diğer insanlara gönderdiğimiz cevap bekleyen birer soru. Ondan dolayı üzerine yoğunlaşmamız gereken, ne yapabilirim ne yapamam demek. Hepimizin içinde küçük bir filozof varsa, işte o bunları soruyor sürekli.

  • Sizde ne zaman başladı içinizdeki filozofun soru sormaya başlaması?

Çocukluktan itibaren diyebiliriz. Her çocuk gibi taklitler yapardım. Yeni bir fikir üretmekten çok, bir şeyi taklit ederdim çünkü ilk defa görüyorsun, denemek istiyorsun. Taklitten kendi fikirlerini oluşturma aşamasına da okumayla gelmek gerekiyor. Bir de özel yetenekli olmak gerekiyor. Ne ahlaken ne manevi açıdan önünde duramayacağımız şey yetenektir. Karşımızdaki insan yetenekliyse bu o kişi için artı bir değerdir. Fakat bende neden yetenek yok diye üzüleceğimize kendi içimize dönerek başka yeteneklerimize bakmamız gerek.

  • Kulüpler arasında tiyatro ile ilgili bir kulübe katıldınız mı ?

Elbette. Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları geleneğe sahip bir kulüp, birçok ünlü oyuncu oradan mezun olmuştur. Tiyatro eğitimimi oradan aldım diyebilirim. Esas olarak Müzik Kulübü ve Tiyatro Kulübü ağırlıklı çalıştım.

  • Üniversitenin tiyatro kulübünde kendinizi yönetmen olarak mı geliştirmeye çalıştınız yoksa oyuncu olarak mı?

Aslında ikisi de. Ben oyuncu olarak başladım kulüpte. Ama o zaman tiyatrocu olgusu vardı yani bir kişi hem oyuncu, hem yazar, hem yönetmen oluyordu. Bir oyunda dekor yapıyordum öbür oyundaysa yazarlık yapıyordum. Genellikle herkes sahneye çıkardı. İlk başta oyunculuğum ile göz dolduruyordum. Dramaturji sohbetlerimiz esnasında üniversitenin ikinci sınıfındayken iki kişi bir oyunu yönettik. Ama genelde bir ekipçe çalışma söz konusuydu bizim için. Üniversiteden mezun olduğum zaman kafamda “ben bir yönetmen olacağım” fikri yoktu, aklımda hala oyuncu olma düşüncesi vardı.

  • Oyuncu olmak için ne zaman çalışmaya başladınız?

Amerika’ya oyunculuk eğitimi almak için gitmiştim.

  • Zaten Türkiye’de de pek imkan olmadığını söylemiştiniz. Döndüğünüzde neler yaptınız?

Döndüğümde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Radyo Televizyon bölümü için yüksek lisansa başvurdum, kabul edilmedim. Lisansta alakalı bir bölüm okumadığım için olmadı. Bir yandan da tiyatro yerine sinema yapmak düşüncesi ağırlık kazanmaya başladı. Her ne kadar sinema ve sanat üretmek istesem de, kazancımı sağlamak adına bir reklam ajansında metin yazarlığı işine başladım. Hiç değilse film sektörüne yakın olurum düşüncesi de vardı. Nitekim öyle de oldu. Birçok reklam filminin yazarlığını yaptım. Bunların çekimlerine de katıldım.

  • Döndüğünüzde niçin tiyatro yapmayı düşünmediniz?

Düşündüm de aslında ama ben ekip ruhu ile çalışmaya alışmıştım. Amerika’da oyunculuk da yaptım profesyonel olarak. Ama geldiğimde siyasi ortam kültür hayatını olumsuz bir yönde etkilemişti. Amerika’dan 1985’te döndüm ve darbe sonrası gizli ve gerçek sansürün çok yoğun olduğunu gördüm. Eski arkadaşlarım da çok dağılmışlardı. Ama gitmeden önce bir sene oynamıştım Dostlar Tiyatrosu’nda Galileo Galilei oyununda. Dediğim gibi döndüğümde hiç oynamadım, hemen sinema yapmak için para kazanacak bir işe başladım.

  • Yönetmenlik kariyerinizde içinize en çok sinen proje hangisi?

Ben genel olarak yaptığım işlerin hepsinden tatmin oluyorum. Yaptığım filmleri birbiri ile karşılaştırmama olanak yok çünkü “Neredesin Firuze?” ile “Küçük Kara Balıklar” filmi farklı türler. Ama biraz zanaat açısında baktığımda “şu filmde şu hata olmuş” diyebilirim. Fakat “Yedi Kocalı Hürmüz” filmi bile benim için politik bir filmdir. Yani Yunancadaki özüne dönersek, şehrin ülkenin problemlerini anlatan bir film oldu. Bu açıdan hep politik filmler yaptım. Zaten en başta da niyetim buydu. Bir de sadece ticari odaklı filmler çekmek istemedim. Tabii ki yaptığım filmlerin ticari bir tarafı var ama önceliğim popüler olabilecek filmler çıkarmak. Popüler, popülist değil. Bir yandan da acı ilacı renkli kağıda nasıl sarmak gerek diye düşünüyorum. Bunu da ahlaken doğru bir şey olarak görüyorum. “Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?” benim yapmayı arzu ettiğim üç filmden biriydi. Bu yüzden onun yeri biraz daha özel. “Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?” filmi toplumumuzdaki kimlik sorununa değiniyor. “Neredesin Firuze?” bizim toplumumuzun yarasına, arabeskten nefret etmemiz yüzünden yapılmış bir film. “Halbuki nefreti hak etmiyor, biz nefreti hak ediyoruz” diyen bir film. Bir yandan da sanat eserinin kimliksiz olmasının imkanı yok.

  • Bir yandan da izleyiciyi düşündürmeyi seviyorsunuz.

Sanat alanında söz sinemaya gelince herkesin kafası karışıyor. Sanat mesajını muğlak şekilde verir. Hayatta yaşananları sinema aynı şekilde yansıtırsa bu bir gazete haberi gibi olur. Sanatın mesajı daha garip, daha muğlak… Bir yandan da kelimelerle, sayfalarla ifade edilemeyecek bir durumu, sanat eseri kişinin beynine, ruhuna kazıyor. Daha özel bir iletişim tarzı var sanatında. Sanatın zaten kendisi bir mesaj… Mesela bir filmde hiçbir şey anlatılmıyor sadece bir atmosfer var. O atmosfer kişinin zihnine yerleşir. Bu belki empresyonist bir yaklaşım ama bu da sanatın araçlarından birisidir. Sanat eseri öyle bir şey anlatıyor ki ben orada sanatçının dünyayı nasıl yorumladığını ve nasıl gördüğünü anlıyorum. Yani sanatçının kendisi mesaj haline geliyor. Sanatçı sayesinde dünyaya tekrar farklı bir gözle bakma imkanı buluyoruz. Sadece mesaj diyerek basitleştirmenin mümkün olmadığı bir durum ortaya çıkıyor. Şüphesiz bilgi aktarımı da önemli fakat düşünsel bir aktarımından çok duygusal hatta fiziksel bir aktarım da olabiliyor.

  • Sizce bir yönetmen veya iyi bir oyuncu olmak için neler gerekir?

İlk başta ikisi için de farklı şeyler gerekir. Ama ikisinde de ortak bir nokta vardır. O da iyi bir hikaye anlatıcısı olmak gerekliliğidir. Yani hikaye anlatıcılığı dediğimiz şey, özel bir meslektir. Avukatlar, öğretmenler, siyasetçiler, şarkıcılar, dansçılar, ressamlar, yazarlar hepsi birer hikaye anlatıcısıdır aslında. Bunların hepsinde ortak bir nokta var. Bu yetenek bir nevi toplumun sözcüsü olmak gibidir. Yönetmenlik için konuşacak olursak iyi bir hikaye anlatıcısı değilseniz, anlatmayı açıklamayı sevmiyorsanız iyi bir yönetmen olamazsınız. Kitlelerin karşısına çıkmayı zevkli bulmanız lazım. Koca bir ekip sizin direktiflerinizi beklerken o ortamda ilham verici olmaktan zevk alıyorsanız bu meslekleri yapabilirsiniz. Oyunculukta ve yönetmenlikte bir ortak nokta da bu meslekleri yapanların oyunu sevmesidir. Oynamayı sevmesi gerekir. Film alanında büyük bir oyun alanı kuruluyor ve siz bundan zevk alamazsanız iyi bir oyuncu olamazsınız. Cahil olabilirsiniz ancak oyun oynamayı çok seviyorsanız ve yeteneğiniz varsa iyi bir oyuncu olabilirsiniz. Gösteri sanatlarında başarılı olmak için bunlar gerekli.

  • Yönetmenin çok önemli bir gözlemci olması gerekir mi?

Yönetmenin gözlem gücünün müthiş olması gerekir. Yönetmen bir yandan da sektördeki dizi ve filmleri çok iyi takip etmesi gerekir. Eskiden imkan yoktu ama günümüzde yönetmen olmak isteyen birisi birkaç kısa film izleyerek ve küçük denemeler yaparak kendini geliştirebilir. Yönetmenlik çekerek öğrenilir. Baktığı her yerde bir karakter, ruh ve hikaye görmesi gerekir. Gözlemciliğin başlangıcı da taklittir aslında. Kendin gibi olmayanı anlamaya çalışmanın da bir yoludur. Bu açıdan taklit etmeyi, öğrenmenin başlangıcı sayabiliriz.

  • Kendi filmlerinizi eleştirirseniz neler söylersiniz?

Şüphesiz benim çektiğim filmler, bu ülkede film yapma kalitesinin üzerinde filmler. Ama benim de sınırım var. Burada yapılamayan bir şeyi ben yapabiliyor değilim. Teknik hatalar olsun, senaryo hataları olsun bunların hepsi aslında endüstriyel bir durum. Referansım olmadığı için, örnek alabileceğim biri olmadığı için ben de bu hataları yapıyorum. 1980 darbesi sonrası Türkiye’de bir sinema faaliyeti olmadı. O dönemde sinemaya yeni başlamış biri olarak bana bir referans olan kişi olmadı. Sinemayı bırakan senaristler, yönetmenler ve oyuncular darbe etkisinin geçmesinden sonra teknolojiye, güncel sinema hayatına adapte olamadılar.

  • Binden fazla reklam filmi çektiniz, çektiğiniz bu reklamlar ne kadar etkili?

Dünyaya bakarak bunun kararını verebilirsiniz. En çok hangi ürünleri görüyorsunuz, reklamı yapılan ürünleri. Reklam, hem bir hayat propagandası yapıyor hem de ürünü satıyor. Reklamlar hep özendiğimiz şeyi anlatır, olduğumuz şeyi değil. Gerçekle bir ilgisi yoktur. Gerçeği değiştirmek gibi bir amacı da yoktur. Çünkü çok basit bir amacı vardır; o da bir ürünü satmak. Tüm dünyada da en etkili görsel iletişim aracı reklamlardır. Ve bir ahlakı yoktur. Toplumsal değerler reklamlarda rahatlıkla kullanılır. Aslında bir haberdir reklam. Haber verme temeli vardır. Haberle reklam arasında çok ince bir çizgi vardır.

  • Son dönemde başarılı bulduğunuz filmler var mı?

Var tabi. Mesela Reha Erdem’in filmlerini beğeniyorum her açıdan. Ömer Faruk Sorak’ın 8 Saniye filmini beğeniyorum. Emin Alper’in filmlerini beğeniyorum. Fakat olağanüstü, her şeyi ile beğendiğim bir film var mı diye sorarsanız yok. Modern Türk Sineması’nda iyi film çok ama beni özendiren beni teşvik eden bir film yok.

  • Türkiye’de sanatçı olmak zor mu?

Bana hiç zor gelmedi. Çünkü ben orta sınıf bir ailenin çocuğuydum. Üniversiteden sonra kendi hayatımı da kendim kazandım. Sanatçı olmak zor değil de sanat eserini izlettirmek zor olan. Bir şey üretip, insanlara ulaştıramama hayatı zorlaştıran bir durum… Türkiye’de sanatla uğraşmak kolay değil çünkü hayatını sanat ile kazanamadıktan sonra üretmek zorlaşıyor. Benim için öyle bir şey söz konusu olmadı.

  • Ekrandaki görüntünüzü hiç merak ettiniz mi?

Berbatım.

  • Hangi açıdan eksik veya berbatsınız?

Dersine iyi çalışmamış bir oyuncu gibi görünüyorum. Oyunculuk yaparken genellikle küçük rollerde oynadım. Mesela “Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?” filminde de klişe bir şekilde oynadım. O filme belki yakışıyordu. Kendi filmlerim dışında başka yönetmenlerin filmlerinde de oynarken dramaturjiye önem veren bir yönetmen ile karşılaşmadım.

  • Rolü biraz da size bıraktılar sanırım.

Evet, ama rolü tamamen oyuncuya bırakmak yanlıştır. Oyuncu tam tersine duymak ister. Duymak ister, öğrenmek ister. O rol niçin var, nasıl birini görmek istiyorsun, ben şunu eklesem olur mu gibi sorular sorar oyuncu. Çünkü beğenilmek ister oyuncu. O soruların hepsinin altında beni beğenecek misin sorusu yatar. Beğenilmek oyuncunun yapısında olan bir istektir. Rol seçimlerim de garip, enteresan, sapık tipler seçmeye çalışıyorum.

  • En son rol aldığınız “Tehlikeyle Flört” filminde de Neredesin Firuze’yi çağrıştıran bir rolde gördük sizi.

Evet, benim asistanımdı o filmin yönetmeni Murat Şenöy. Oynadığım karakterin “Neredesin Firuze ”den bu filme gelmiş gibi olmasını düşündük Murat ile.

  • Yönetmenliğini yaptığınız filmlerde sete elinizden geldiği kadar hakim olmaya çalışır mısınız?

Yönetmen olunca ben sete hakim olmalıyım gibi düşünmem. Bu manasız olur. Ben yaptıklarımla sete hakim oluyorum. Hakim olmayı da hükmetmek gibi değil de nerede ne yapılıyor nasıl yapılıyor şeklinde bir hakim olmak benimki. Çünkü prensip olarak, ben daha sette kimse yokken çalışmaya başlıyorum ve sürekli ekibe göre çalışıyorum. Ürettiğim her şey bir ekibine göre yapıyorum. Sete çıktığımızda ekibin tamamı nerede ne yapacağını biliyor. Ekip zaten yönetmenin işi bilip bilmediğini, bu işin altından kalkıp kalkamayacağını sezip ona göre bir ilişki kuruyor yönetmenle.

  • Tabutta Röveşatayı çeken Ezel Akay’a, şu anki Ezel Akay nasıl bakıyor?

Ben yine aynı imkanlara, aynı şartlara sahip olsam yine de aynı filmleri aynı şekilde çekerdim. Kendi doğası kendi atmosferi olan nadir filmlerdendir. “Şelale” de hiç tanımadığımız bir dünyada geçtiği için değerlidir. O yıllardan bu zamana gelene kadar sinema hakkında çok düşündüm ve çok daha bilgiye sahibim. Hem oyuncu olarak da birçok deneyimim oldu. Daha fazla derine girebiliyorum daha iyi anlayabiliyorum filmleri, film yapmayı.

  • Agora Meyhanesi’nin hikayesini kısaca anlatır mısınız?

Agora Meyhanesi’nin sahipleri Marmara Adası’ndan gelme bir Rum aile. Duhidis Ailesi. 1890 yılında açılıyor burası. 125 yıl önce yani. Kaptan Asteri Bey’in evleneceği kadın ben denizci yolu bekleyemem diyor ve Asteri Bey denizciliği bırakarak bu meyhaneyi açıyor. Onun oğulları ve torunları üç nesil boyunca aynı aile işletiyor burayı. Asteri Bey’in torunlarından Hristo Duhidis buranın sahibiydi, kendisi de iki sene önce vefat etti fakat karısı ve kardeşi günümüzde Selanik’te yaşıyorlar. Burası eskiden daha küçük bir meyhaneydi biz biraz daha genişlettik.

  • Agora Meyhanesi fikri nasıl doğdu?

Ben Balat’ta yaşamaya karar verdim. Hem Amerika’da aşçılık yaptım hem de kısa bir süreliğine Türkiye’de yaptım. Çok seviyorum yemek yapmayı. Hem bir sürü fikrim de var. Bir yandan da Balat’ta bir şarküteri dükkanı açayım da yemek fikirlerimi burada gerçekleştireyim diye düşünüyordum. Evi buldum. Sonra Hakan Kıran’la beraber burayı kiraladık. Burada önceden bir ressam atölyesi vardı. Buranın tasarımı da yaptım. Meyhanenin restorasyonu için altı ay inşaatta çalıştım. Sonra bir menü hazırladım. Aşçı arkadaşlarla beraber tarifim olan mezeler üzerine çalıştık. Ekip hazır olana kadar sekiz aylık bir sürede ben hazırladım mezeleri. Türkiye’nin çeşitli yerlerinde yeni tatlar bulmak için gezdim.

  • Meze merakınız Agora’nın açılmasından sonra mı ortaya çıktı?

Meze değil de daha çok çatal sofrası dediğimiz tasarım üzerine merakım var. Yani bol çeşit, çok az miktarda. Normalde yediğiniz yemeğin yarısı oranını daha çok çeşitle yediğiniz zaman da doyuyorsunuz böylece. Bunu sağlayacak aromatik tatlar yakalamaya çalıştım. Böylece burayı bir “gurme meyhane” olarak tasarlamak istedim.

20151128170224 copy copy

Röportaj : Şahika Alioğlu & Ahmet Çağatay Bayraktar

Recommended Posts
İletişim

Merak ettiklerinizi bize sorun. En kısa zamanda size dönüş yapacağız.